Ara
  • Dila Ünüvar

BİR ŞİZOFRENİ OLGUSUNUN LACAN’IN AYNA EVRESİ VE BABA-NIN ADI KAVRAMLARI ETRAFINDA İNCELENMESİ



Ayna Evresi


Lacan, Ayna Evresi’ni benin işlevinin kurucusu olarak tanımlamıştır. Ayna Evresi, imgesel düzendeki 6-18 aylık bebeğin henüz konuşmazken ayna karşısında tekrar tekrar yaşadığı kendini tanıma deneyimidir. Bebek, imgesel düzende parçalı olarak yaşantıladığı bedeninin tek parça olduğunu bir Öteki’nin ayna işlevi görmesi aracılığıyla keşfeder. Bu noktada anne, bebeğin ayna karşısında gördüğü bu tek parça bedeni adlandırarak, karşısındaki yansımanın bebeğin kendisi olduğunu algılamasına vesile olur: “Evet bu sensin, bebeğim.” Böylece bu simgesel adlandırmayla birlikte bebek ve annesi arasındaki füzyonel ilişki son bulur ve Ben’in kurulumunun ilk adımları atılmış olur. Böylece Ayna Evresi, bebeğe beden sınırlarını ve bütünlüğünü kazandırır ve tek parça bir beden imgesinin inşası ile sonuçlanır. Ben’in kurulumu için bir Öteki’nin varlığı ve onun adlandırmasının gerekliliği söz konusudur. Bebeğin başlangıçta bir öteki sandığı yansımayla kurduğu imgesel özdeşim, onun kendisini tanımasının ilk adımıdır (Özcan, 2017).


Simgeselin alanından, yani bir Öteki’nden gelecek “Bu gördüğün sensin.” adlandırması kişiyi imgesel kapılmadan korur. Psikozda ise kişinin kendi (a) ile kendinin benzeri (a’) arasındaki imgesel bağa Öteki’nin yatıştırıcı işlevinin gelmediğini görürüz. Böylece psikozda imgesel ve simgesel alanların gerçeklikte geri döndüğüyle karşılaşırız. Lacan, psikozlarda gördüğümüz parçalı beden algısını bu evreye gerileme olarak adlandırır. Halüsinasyonlar ayna evresine gerileme etrafında düşünüldüğünde, kişinin duyduğu sesler esasen onun kendi gerçekliğinin yaratımıdır. Psikotiğin aradığı anlamı, gerçekte; hezeyanlar ve halüsinasyonlarda bulmaya çalıştığını Schreber örneğinde görürüz :


“Doğrudan hissettiğim şey şu ki, iç ses olarak konuşan sesler, uzun iplikler gibi zihnimin içine giriyorlar ve oraya yerleştirdikleri ceset zehriyle acı verici bir tedirginlik hissi yaratıyorlar (Schreber, 2015, s.192).”


Ayna Evresi denildiğinde, özdeşleşim sorunsalına da değinilmelidir. Zira Lacan’a göre tek parça beden imgesi, ilk özdeşleşim kurulan imge olmakta, diğer özdeşleşimlerin ve de benliğin temelini atmaktadır. Rorschach Testi’nde aradığımız en önemli unsurlar; kimlik tasarımı gelişimi, insan ya da hayvan formlarından oluşan bütün beden tasarımları, özdeşim ve cinsiyetler arasındaki farka dair yanıtlardır.


Baba-nın Adı


İmgesel düzende annesiyle füzyonel bir ilişki içinde olan bebek; benliğin temellerinin atılmasıyla artık libidinal olarak kendisine yatırım yapmaya başlar. Anne adlandırmayı yaparak bebeği dilin -simgeselin- alanına taşımış olur. Böylece bir üçüncüye yer açılır; baba. Yasayı, yasağı simgeleyen baba, anne ile bebek arasındaki doğrudan ilişkiye bir aracı olur. İmgeselde annenin arzusunun tek nesnesi olan bebek, simgesel baba temsiliyle ayrışmış bir beden olarak tanımlanır. Artık ötekinin arzunun nesnesi olmaktan; Ben olarak var olmasının temeli atılmış olur. Lacan simgesel babayı temsil eden ve ensest yasağını hatırlatan bu üçüncüyü; Baba-nın Adı kavramıyla açıklamıştır.


Baba-nın Adı dediğimizde, bebek ile annenin oluşturduğu tamlığa, bütünlüğe bir üçüncü olarak dahil olan babanın; anne-bebek füzyonunu engelleyen, bir yanıyla da bebeği annenin arzusunun nesnesi konumunda kalma tehlikesinden koruyan bir rolü olduğu aklımıza gelmektedir. İşte babanın üstlendiği bu yasa koyucu rol, babasal işlevi açıklamaktadır.

Ötekinin arzusunun tek gösterenin kendisi olduğunu varsayan çocuğun, yasayı koyan bir üçüncüyle karşılaşmasıyla anne, eksikli olarak yerleştirilir. Böylece Ayna Evresi’ndeki edilgen “olmak” biçimi yerini, annenin Fallus’tan yoksun olduğunun keşfiyle “sahip olmak” karmaşasına bırakır. Simgesel olarak öznenin olmakta eksiği fallus göstereni ile işaretlenir. Bu şekilde Lacan, kastrasyonun Öteki’nin arzusunun nesnesi olmak -fallus olmak- boyutunu ele almış bulunmaktadır. Bir varoluş sorunu olarak kastrasyonun çocuk tarafından tanınması, onun yasaya tabi oluşuyla mümkün olmaktadır. Burada kastrasyon; simgesel baba aracılığıyla yasanın tanınmasıyla ilksel anne-bebek birliğinin, tamlığının kaybıdır. Bu bütünlüğün kaybıyla ancak arzulayan özne doğabilir.


Oedipus karmaşası ise tam da, çocuğun toplumsal kültürün içine girmesiyle simgesel düzene yazılarak, kendisini ötekinden ayırt ettiği evreye denk gelir. Çocuğun kendi bütüncül gerçekliğinden çıkıp simgesel düzene tabi olmasıyla bilinçdışı oluşur ve böylece öznenin kurulumu gerçekleşmiş olur.


Psikozun ortaya çıkabilmesi için o güne kadar hiç ruhsal alana yazılmamış olan baba metaforunun, kişinin kendisi (a) ile benzerinin (a’) arasındaki imgesel bağa gelmesi gerekir (Arslantürk, 2017). Lacan’a göre; psikozun başlayabilmesi için Baba-nın Adı’nın dışarıda bırakılması, yani Öteki’nin yerine asla gelmemiş olanın, özneye simgesel bir zıtlıkta çağırılmış olması gerekir (Akt. Vanier, 2018, s.140). Lacan’ın Baba-nın Adı’nın men edilmesi (forclusion) olarak ifade ettiği işlem; psikotik işleyişte a - a’ diyalektiğinin ayrılmamış ve yasanın ruhsal alana hiç yazılmamış olmasıdır. Burada yasanın getireceği sınırla hazzın düzene koyulamadığı durumla karşılaşırız. Bundan dolayıdır ki psikotik özne, ötekinin hizmetinde ve öteki için bir arzu nesnesidir.


Bu bilgiler ışığında bir Rorschach protokolünde Ayna Evresi’ne gerilemeye ve Baba’nın Adı metaforunun hesap düşmesine dair bulguların nasıl okunabileceğine değinelim.


Olgu: Erkek, 41 yaşında, Kamu Yönetimi açıköğretim mezunu, annesiyle yaşıyor, çiftçilikle uğraşan babası 2001’de ceviz ağacından düşerek vefat etmiş. İlk hastalanışı ve yatışı 13 yaşında olmuş.“İçe kapanık bir çocuktum. Sokakta doğru düzgün oynamazdım...” diyerek bahsettiği çocukluk öyküsünden sonra olgu, hastalık öyküsünü ise şu şekilde anlatmıştır :


“Bir gün okula gittim, hocanın biri Şükrü’ye bağırıyordu, ben de bana bağırdı sanmıştım. İşte o gün cin çarptı, sonra da psikiyatriye götürdüler. Öğretmen Şükrü’ye bağırdı, ben de rahatsız oldum, bana dedi sandım.”


Öğretmen başkasına bağırmış ama olgu, kendisine bağırdı zannetmiştir. Kimin kime ne yaptığının muğlak oluşu, muhtemelen olgunun ruhsal dünyasının izidir. Kim yaptı? Kendisine mi yaptı? Başkasına mı yaptı? Bu soruların cevapları onun ruhsallığında belirsiz kalmıştır.

Burada otorite figürü olarak görülen öğretmenin hastada yoğun bir kaygıyı tetikleyerek Ayna Evresi’nde gözlemlediğimiz geçişlilik ile dağılmaya yol açtığı görülmektedir. Üstbenlik o kadar katı ve tümgüçlüdür ki olguda yoğun bir kaygı uyandırmıştır. Bu kaygıyla beraber olgu, kendi psikotik örgütlenmesine uygun olarak Ayna Evresi’ndeki geçişliliğe doğru gerilemiştir. İki yaşındaki çocuğun, başka bir çocuk kafasını çarptığında kendi kafasını tutmasındaki geçişlilik gibi, hastanın da ruhsal olarak kendisi ve ötekini ayırt edememediği görülmektedir. Olgu, aktardığı bu hikayeyle ayrışmanın gerçekleşmediği, ruhsal olarak kendisi ve ötekini ayırt edemediği dramı nasıl yaşantıladığını adeta gözler önüne sermektedir.


Ayrıca, öğretmenin bağırmasının kendisinde çok başka bir yere referans veriyor olduğunu görmekteyiz. Öteki tümgüçlü olduğundan, her şeyi yapabilir, her şeye muktedir olduğundan; çok tehditkar bir hal alabilmektedir. Burada tam da Lacan’ın dediği gibi; “Kendisi ile kendisinin benzeri arasına çok kudretli gördüğü, çok tümgüçlü gördüğü birinin girmesi” gibi bir dağılmayı görüyoruz. Bir psikozun dekompanse olabilmesi için Büyük Öteki konumundaki kişinin, özne ve onun benzeri arasındaki ilişkiye (a-a’) girmesi gerekir. Bu olguyu, Vincent Van Gogh ve Theo arasındaki yoğun yapışık ilişkiye, Van Gogh’un tümgüçlü bir konum atfettiği Paul Gauguin’in girdiği duruma benzetebiliriz:


a: Kendisi / Vincent Van Gogh

a’: Şükrü / Theo


Öğretmen, bu yapışmış ikilideki Büyük Öteki konumuna denk gelmektedir. Bu konum hiç eksilmemiş ve yasaya tabi olmayan bir yerdedir. Psikotik yapılanmadaki kişi için, yasaya tabi olmayan Büyük Öteki konumundaki kişi hepten tümgüçlüdür.


Bir taraftan da kendisini evrenin merkezinde gibi bir yerde algıladığı perspektifinden bakıldığında, referans hezeyanını düşündürmektedir :“Bana bağırdı.”


II. Kart: “Bu renkli. Kan lekesi gibi. (?) Kırmızı. Üst ve alttalar. Üstünde altında. Bir de gövdesi yine yaprağa benziyor. Ortası boş.”


Bedensel tasarımların ve özdeşime dair yanıtların beklenildiği II. Kart’ta olgunun bütünlüklü bir beden sunamadığı görülmektedir. Öyle ki, bedensel imgenin bir bütünlük oluşturamadığını ve özdeşleşmenin gerçekleşemediğini göstermektedir. Ben bütünlüğü, Oedipal söylem dolayımıyla kurulur. Ben’in işlevi özdeşleşmeler kurmaktır ve ancak simgesel düzenin koşuluyla bu özdeşleşmeler kurulabilir. Bebeğin kendini tanımasının ilk koşulu ayna karşısında gördüğü imgeyle özdeşim kurmasıdır. Bu imgesel özdeşime adlandırıcı ve kapsayıcı bir rol üstlenen Öteki geldiğinde bebek, simgesele tâbi olur. Bir başka deyişle bebek; adlandırıcı öteki tarafından tanınması ve onun dolayımından geçmesi koşuluyla simgeselde konumlanabilir. Burada, bahsedilen bu işlevin gerçekleşememiş olduğu söylenebilir.


VII. Kart: “Ters mi veriyoruz bunu? İki yüz birbirine bakıyor gibi. Bulut gibi. Yüzler birbirine bakıyor. Bulutun şekil almış hali gibi.”


Erken dönem nesne ilişkilerine dair bu kartta “İki yüz birbirine bakıyor gibi, bulutun şekil almış hali gibi” yanıtı; annenin bakışının bir anlam ifade etmediğini, ilksel bakımı veren anneyle temeli sağlam bir ilişki kurulamadığını düşündürmektedir. Burada, ayna evresinde bebeğe bütünlük algısı veren, ben-öteki ayrımını ortaya koyan bakış ve adlandırmanın hastada işlenemediği görülmektedir. Olgu, iki yüzü görmekte ancak onları tanımlayıp bir anlam atfedememektedir. Bir nevrozeden “İki kız tahterevallide” veya “iki tavşan zıplıyorlar” gibi bir yanıt beklenirken, burada iki yüzün neye/kime ait olduğu muğlaktır, nesnenin ne olduğu tasarımlanamamıştır. Bu yanıt; Ayna Evresi’nde Öteki’nin adlandırma işlevini yerine getiremediği ve dolayısıyla bütün bir beden imgesinin sürekliliğinin kazanılamamış olduğunu düşündürmektedir.


I.Kart: “Bu ne ya? Kelebek gibi bir şey. Böcek gibi. Anlam veremedim. Mürekkep lekesi. Yaprak gibi.”

X. Kart: “İyi oldu bitti. Bu yine şeytan. Gri olanlar. Yeşil olan da şeytan. En alttaki.. Kahverengi gibi. Gök. Kırmızı-pembe tonları desen... Leke. Lekelenmiş desen…”


Olgunun yanıtlarına bakıldığında, çağrışımların dağınık ve sunduğu imgelerin birbiriyle ilişkisiz, kopuk olduğu göze çarpmaktadır. Olgu, testin başlangıcında sürecin işleyişi hakkında bilgilendirilse de, kendisine söz alanı açıldığında yaşadığı tedirginlikle birlikte bir anlam bütünlüğü olmayan, hikayelendirmekten uzak yanıtlar vermiş olduğu görülmektedir. Sıradan bir nevrozenin Rorschach protokolünde beklediğimiz anlamlı, bütünlüklü ve birbiriyle çağrışımsal olarak bağlantılı görünen yanıtlar sembolik düzende bir gösterenden diğerine atlayabilmekle ilişkilidir. Bu olgunun yanıtında karşılaştığımız şey ise esasen, dilin dağıldığı ve ilk nesne karşısında tutuk kalmış olduğudur. Bu çerçeveden bakıldığında, özneyi dağılmaktan koruyan bir ötekinin adlandırıcı işlevinin eksikliği akla gelmektedir. Olgunun sözelleştirmede, adlandırmada yaşadığı zorluk, ayna evresine gerileme etrafında düşünülebilir.


Olguya rüyaları sorulduğunda; “Şeytan, Bakkal Haşim, zebani..” diyerek sıralamıştır. Bakkal Haşim’in Afyon’da mahallelerindeki bakkal olduğunu söylemiştir.“Kazıkçı Haşim derler, sigara alırdım ondan, Allahsız dinsiz kitapsız biridir.” şeklinde tanımladığı Bakkal Haşim’i rüyasında şeytan olarak, kendisini kazanda kaynatırken görmüştür. Rüyalardaki şeytan, zebani, bakkal gibi kötücül figürler, kartlara verdiği yanıtlarda göreceğimiz kötü tasarımlar ve yoğun ölüm temasıyla birlikte değerlendirildiğinde; hastanın kötü bir ötekisinin olduğu görülmektedir. Belki de hastanın testör soru sorduğunda donakalması; kötü ötekinin niyetini anlamlandıramadığı duruma yakın bir yerden yaşaması ile açıklanabilir. Tümgüçlü bir yerde konumlandırdığı kötücül öteki tasarımını, Baba-nın Adı metaforu çerçevesinden ele alacak olursak; zevki düşmemiş bir öteki tasarımında Baba-nın Adı’nın men edilmiş olduğunu görürüz. Baba- nın Adı yasası içselleşmediğinde, psikozda tüm kendilik tasarımı onun etrafında kalır. Psikotiğin ona hayır deme, ondan çıkma şansı yoktur. Bir özne olarak var olamayan psikotiğin, ondan zevklenen bir ötekisi vardır. Bu olguda kötücül ötekinin, işte böyle bir tasarımdan geldiğini görmekteyiz.


Ön Görüşme : “Neyimi soracaksınız? Ne gibi?” IX. Kart: “Bu ne? Keman çalıyorlar gibi. Ya da oduncu, balta.


Bu protokolün ön görüşmedeki tutumuna ve kendisine sunulan nesneye verdiği tepkisel yanıta bakıldığında, niyetini kestiremediği ötekiyi tehditkar olarak algıladığı görülmektedir. Hastaya konuşma alanı açıldığında hastanın yaşadığı tedirginlik, perseküsyona dair meseleyi düşündürmektedir. Bu açıdan yansıtma mekanizmasının kullanılmış olduğunu söylemek mümkündür. IX. Karta verilen yanıta bakıldığında; birbiriyle ilişkisiz görünen tasarımların anlam bütünlüğünün kurulamaması ve içsel boşluk duygusunun yarattığı tehdit algısıyla söylemin akışı kesintiye uğramıştır.


IV. Kart: “Bu ne ya ? Pek bir şeye benzetemedim. Şeytana benziyor. Rahatsız oldum resimden.” (Kartı yerine koydu.)

V. Kart: “Bu da şeytan. (?) Gövdesi, kanadı, boynuzları var. Kanatları, boynuzları...”

VI. Kart: “Bu ne? Gulyabani gibi bir şey. (?) Kemal Sunal’ın filmindeki gibi. Göz, burun sakal... Daha çok mu?”

X. Kart: “Bu yine şeytan. Gri olanlar. Yeşil olan da şeytan...”


Her kart birbirinden farklı şekilleri içerse de, olgunun tekrarlayan bir şekilde her yere aynı yanıtı vermesi gerçeklikle bağın kopuk olduğunu düşündürmektedir. Bu protokolde olgunun dış dünyada algıladığı persekütif şeyi yansıtma mekanizması yoluyla dışarı yansıttığı görülmektedir. Çünkü bu yanıtta görüldüğü üzere olgu, dış dünyaya yatırım yapmaktan çok, kendi gerçekliği etrafında takılı kalmıştır, bundan dolayı perseverasyonlara rastlanmaktayız.

Üstbenlik ve otoritenin algılanışına dair IV. ve VI. Kartlar karşısında kısa bir şoktan sonra “Şeytan, Gulyabani” gibi kötücül ve ölüm dürtüsü içeren tasarımların sunulması; bu kartların hastayı tedirgin ettiğini düşündürmektedir. Özellikle IV. Kart olgunun kendisine konuşmaya başlamış, olgu kartın bakışı altında kalmıştır; öyle ki kaygıyla kartı geri vermiştir. Burada oedipe yasasının içselleştirilemediği, ne kendisinin ne de ötekinin yasaya tabi olduğu görülmektedir. Yasa işlenemediğinden, ölüm dürtüsünün örümlenmesi de mümkün olamamıştır. Kötü ötekinin şiddeti, ölüm getirişi gökyüzüne açık şekilde kalmış, hastanın ruhsallığı tarafından işlenememiştir. Dolayısıyla hastanın ruhsal dünyası simgeleşemediğinden, o tehdit devam etmektedir. Başka bir deyişle; yasaya tabi olmayan kötücül / tehditkar ötekinin tehditi devam ettiğinden, hasta için hem ötekinin niyetini kestirmek zor hem de karşılaşma kaygı uyandırıcıdır. Kötücül ötekiler, babanın adı metaforuyla birlikte düşünülmektedir. Zevki düşmemiş bir öteki olduğunda, babanın adının men edilmiş olduğunu kötücül öteki tasarımlarında görmekteyiz. Babanın adı yasası içselleştiğinde, tortusu kalır. Ama bir psikotiğin ona hayır deme, ondan çıkma şansı yoktur. Kötücül öteki tasarımı, ondan zevklenen bir öteki algısından gelmektedir.


Aynı zamanda yarılma mekanizması yoluyla perseküte eden nesnenin projekte edildiği yanıtların olgunun kendisinden değil, ötekinden geldiği görülmektedir. Kendi dağınıklığını, kendi kurgusunu ötekinden gelen “kötü” ile teste yansıtmaktadır. İşte düşünce süreçlerine saldıran, bu yapılanamamış nesnenin yıkıcı etkisidir (Baudin, 2008).


Olgunun çocukluk anısı bakıldığında; “Ne gibi? Bir sürü şey var...” demiş, hatırladığı herhangi bir anıdan bahsedebileceği söylendiğinde ise yineleyen tedirginlikle “Ne gibi?” yanıtını vermiş, ardından; “Volkan bir gün fare getirmişti çöplükten, Melih onu tekmeyle öldürmüştü, sonra uçurtmasını Kerim kırmıştı, Kerim de başkalarınınkini kırmıştı, uçurtmasını kırmıştı, Volkan’ı aramıştı...” Burada söylem dağıldığı için anlaşılmayan kısımlar tekrar sorulduğunda; “Melih fareyi tekmeyle öldürdü, Kerim Volkan’ın uçurtmasını kırmış, o da ağladı, Kerim beni başkalarına dövdürdü. Manyak, çocuktu işte.”


Olgunun getirdiği anıda gerçekte ne olmuş olabileceği anlaşılıyor; biri ölü fare getiriyor, bir uçurtma kırılıyor. Ancak bundan sonrasında kimin ne yaptığı anlaşılmamaktadır. Çöp, ölü fare, kırık uçurtma, bunların hepsi; çocukluk anısının bir kırılma, ölüm dürtüsü taşıdığına işaret etmektedir. Tüm bu kırılmaların ardından hastanın savunmasının getirerek dağıldığı görülmektedir. Başka bir deyişle; ölü fare, kırık uçurtma gibi temsillerin işaret ettiği kırılmadan sonra hastanın savunmacı tarafı devreye girmekte; hasta dağılmaktadır. Babasının bir yerden düşüp ölmesiyle birlikte düşünüldüğünde ölü fare temsili, ölüm dürtüsünün işlenemeyişini göstermektedir. Burada zihnin gerçeklikle bağının koptuğu, ölüm dürtüsünün işlenemediği ve hastanın dağıldığı duyulmaktadır.


Sonuç olarak bu çalışmada elde edilen tüm bulgular ve yorumlamalar ışığında Baba’nın Adı Metaforu ve Ayna Evresi işlevlerinin psikozun oluşum sürecindeki rolleri ve önemi vurgulanmıştır. Aynı zamanda bu çalışma ile Lacan’ın psikozun yapılanmasına dair öğretileri Rorschach testinin sunduğu yorumlama alanından ele alınmış ve bundan sonraki çalışmalarda zenginleştirilebilir bir fikir alanı oluşturulmuştur.

48 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

    © 2020 by Dila Ünüvar, Tüm hakları saklıdır.